Sosyal hizmet, psikoloji ile yakından ilişkili, hatta ondan ayrı düşünülemeyecek bir alan. Her iki alanda da yapılan bilimsel araştırmalar ve uygulama çalışmaları birbirini tamamlayıcı, güçlendirici özelliklere sahip.

Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü akademisyenlerinden Dr. Tarık Tuncay ile Türkiye’de bir araştırma ve uygulama alanı olarak sosyal hizmetler ile ilgili olarak ve özellikle kendisinin onkoloji sosyal hizmetleri konusunda yapmış olduğu çalışmaları üstüne sohbet ettim. Kendisi, kanser hastalarını güçlendiren ve güçsüzleştiren faktörler, kanser hastaları ile çalışmalarda izlenmesi gereken stratejiler ve bu alanda özellikle sosyal hizmet çalışanlarının rolleri ile ilgili oldukça önemli bilgiler verdi.

Dr. Tarık Tuncay, Hacettepe Üniversitesi

Dr. Selda Koydemir: Sosyal hizmet özellikle gelişmiş batı ülkelerinde oldukça bilinen ve günlük yaşama girmiş bir kavram. Dolayısıyla bu alanda da çok sayıda bilimsel araştırma yapılıyor. Türkiye’de ise var olan ihtiyaca rağmen, bu alanın yeterince bilindiğini söylemek güç. Bu durumun nedenleri ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Dr. Tarık Tuncay: Sosyal hizmet, hem bir disiplin hem de bir meslek olma özelliğine sahip. Toplumun risk altındaki bireylerini ve ailelerini psikososyal ve ekonomik yönlerden koruma, iyileştirme ve güçlendirme amaçlarına yönelik müdahaleler yapıyor. Batı’da 20. yüzyılın başından beri üniversitelerde lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitimi yapılmaya devam ediyor. Dolayısıyla Batı’da artık yaygın ve tanınmış bir meslek olmasını doğal karşılıyoruz. Esasında sosyal hizmetler alanı, bulunduğu ülkedeki sosyal refah uygulamalarının artan işlevselliğinin göstergesidir. Dolayısıyla sosyal hizmetin yaygın olduğu ülkeler sosyal refah uygulamaları bakımından da gelişmiş bir niteliğe sahip oluyor. Avrupa’da özellikle İskandinav ülkeleri ve Amerika’da ABD ve Kanada’da bu gelişmişlik açıkça görülebiliyor. Türkiye’ye baktığımızda ise sosyal hizmet eğitiminin ancak 50 yıldır yapılmakta olduğunu görüyoruz. Bu da elbette Türkiye’nin sosyal refah hizmetleri alanındaki gelişmişlik düzeyi hakkında bazı ipuçları veriyor.

S.K.: Sanırım sosyal hizmet bölümüne sahip üniversite sayısı da ülkemizde nispeten az.

T. T.: Sosyal hizmet eğitimi veren üniversite bölümleri de 1960’larda sadece 2i tane iken 1980’lerle 2002 arası yalnızca Hacettepe Üniversitesi bünyesinde eğitim yapılıyor. Bu durumda verilen mezun sayısı ülke nüfusuna oranla oldukça düşük kalıyor. 2000 sonrası dönemden bugüne kadar ise sosyal hizmet bölümlerinin bir anda çoğaldığına tanık oluyoruz. Bugün ülke genelinde resmi olarak kurulmuş bulunan, devlet ve vakıf üniversiteleri bünyesinde 30 sosyal hizmet bölümü var. Bu sayı her geçen gün artmaya devam ediyor.

S. K.: Özellikle kanser hastaları ve yakınlarıyla yapmış olduğunuz çalışmalar var. Gelişmiş ülkelerde şu an tedavisi ağır ve ölümcül olan hastalıklarda hem hastaların hem de yakınlarının psikolojik ihtiyaçları oldukça önem verilen ve sıklıkla araştırılan bir konu. Bu alanda Türkiye’deki çalışmalar ne durumda?

T. T.: Sosyal hizmetin alt uzmanlıklarından birisi kuşkusuz onkoloji sosyal hizmetidir. Ben de bu alana psikososyal müdahale ve araştırma boyutlarında katkı veriyorum. Türkiye’de psiko-onkoloji veya psikososyal-onkoloji adı verilen ve içinde onkoloji hekiminin, onkoloji hemşiresinin, psikiyatri hekiminin, psikolog ve sosyal hizmet uzmanının yer aldığı disiplinlerarası alan gelişme aşamasındadır. Onkolojik-hematolojik bakım ve tedavi kurumlarının bünyesinde psiko-onkoloji birimlerinin kurulması ve hastalara ekip çalışması yöntemleriyle tedavi ve bakım hizmetlerinin sağlanması gerekiyor. Ekipte yer alan psikolog ve sosyal hizmet uzmanı sayesinde kanserin yalnızca tıbbi bir sorun olmadığını aynı zamanda psikososyal özellikler taşıyan bir durum olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla tedavi de sadece tıbbi protokellerle sınırlı kalmıyor, bilişsel, duyuşsal, sosyal ve ekonomik boyutlarda bazı destekler sağlanabiliyor. İyi uygulama örnekleri olan hastaneler olmakla birlikte genel gözlem ve tespitlerimiz, istenen düzeye henüz ulaşamadığımız yönünde. Kanser tedavisinin halen yalnızca onkoloji hekimi merkezli ve biyo-medikal yaklaşımla sınırlı olarak sağlandığını görebiliyoruz. Yine de kanserin ve diğer tehdit edici kronik hastalıkların tedavisinde ekip çalışmasının gereğine ilişkin farkındalık artma eğilimindedir.

S. K.: Siz genç kanser hastaları ile yapmış olduğunuz bir çalışmanızda bu kişilerin özelliklerini, görülen psikososyal belirtileri ve hastalıkla ilişkili sorunları incelediniz. Türkiye’nin mevcut toplumsal ve kültürel dokusunda kanser nasıl yaşanıyor?

T.T.: Ölüm tehdidi içeren bir hastalığa yakalanmanın sosyal bir varlık olan birey üzerindeki etkilerini anlamak için ünlü düşünür Friedrich Nietzsche, Tan Kızıllığı adlı eserinde, “Hastalık hakkında düşünmek! Hastanın hayal gücünü dizginlemek, böylece en azından, onun şimdiye dek olduğu gibi, hastalığının doğasından ziyade sırf hastalığını kafaya takmaktan dolayı acı çekmek zorunda kalmaması. Kanımca bu da bir şeydir. Epeyce önemli bir şey!” diyor. Düşünür, bize hastalık yaşantısının dikkat çekici bir yönünü gösteriyor: Hastalığın yarattığı fizyolojik değişimlerin, bedensel ağrı ve yakınmaların ötesinde var olan bir “hasta” damgası ben imgemizi daha fazla sarsıyor. Bugün damgalanma hissinin yoğun biçimde yaşandığı hastalıkların başında kanser yer alıyor.

Kişilerin yalnızca bedensel değil, ruhsal ve sosyal alanlarında da bazı değişimler yaratan kanser, modern hayatımızın en yaygın ve tehdit edici hastalıklarından. Beklenmedik bir anda hayatımıza girebiliyor. Her ne kadar fizyolojik bir hastalık olarak tanımlansa da belirli bir sonu olan, yalnızca tıbbi tedaviyle ilişkili tekil bir yaşam olayına indirgenemeyecek kadar da çok boyutlu. Tedavi sürecinde ve hatta sonrasında belirsizliğin oldukça yoğun yaşandığı, bireyin iç dünyasında yalnızca iz bırakmayan, aynı zamanda kişiliğinde ve tutumlarında derin değişimler yaratan bir yaşam deneyimi.

Kanserin bireyi dönüştüren etkisini bu hastalığa ilişkin toplumsal ve kültürel metaforlar pekiştiriyor. Hastalığın doğasından ziyade sırf “kansere yakalanmış olmak” düşüncesi, kişinin psikolojik alanında “Neden ben? Neden şimdi?” sorularıyla başlayan psikolojik baskıları artırıyor. Kendisi de kanser atlatmış tanınmış gazeteci Susan Sontag’ın vurguladığı gibi, kanser için genelde söylenen, “trajik ve ölümcül hastalık”, “belâ” tanımlaması, örneğin, yemek borusu kanserinde alkol kullananlar için “güvenli olmayan davranışlara kapılmış birinin kusuru”, akciğer kanserinde sigara içenler için “sağlıksız yaşamanın cezası” gibi damgalayıcı görüşler maalesef hâlâ oldukça yaygın. Oysa 19. yüzyılın yaygın ve ölümcül hastalığı olan verem, kanserin aksine oldukça estetize ve romantize edilmiş bir hastalıktı. Türkiye’de toplumun bilincine “ince hastalık” olarak yerleşmişti. Verem bu haliyle birçok ünlü edebiyatçının ve film senaristinin (özellikle Yeşilçam’ın) eserlerine ilham kaynağı oldu, iyi karakteri kötüsünden ayıran bir unsur olarak kullanıldı. Öte yandan, kanserin önlenmesi ve ölüm oranlarının azaltılması çabalarında başvurulan ve hastalığın toplumu düzenli biçimde istila eden bir şey olarak nitelendiği “kanserle savaş” gibi askeri metaforlar da kişilerin hastalık algısında güçsüzleştirici etkiler yapabiliyor.

S. K.: Öyleyse kanser hastalarına yardım etme sürecinde olumsuz bir etkiden kaçınmak için aslında bu konuya yaklaşımımız, sözcüğe yüklediğimiz anlam gibi konulara dikkat edilmesi gerekiyor.

T. T.: Evet, hastalara, hastalıklarının “kötülük timsali” olduğunu tekrarlayarak yardım edilmesi söz konusu değil ve bu yaklaşım ancak bireyin olumsuz duygularını pekiştirmesine hizmet ediyor. Bu yönüyle, kanserin tedavisi sürecinde ortaya çıkan çeşitli sorunlarla başedebilmek için kişinin bazı içsel güçlerini harekete geçirmesi gerektiği görüşündeyim. Bu, tedavinin sonucu ne olursa olsun yapılmalı. Zira kişinin kanser tanısı sonrası yaşadığı psikososyal sorunlar onu etkileyen kişisel ve çevresel alanlarındaki kaynakların kullanılamaması nedeniyle de artış gösteriyor. Bunun sonucunda kişi, ben imgesini “güçsüzlük”, “çaresizlik” ve “yetersizlik” hisleriyle yeniden kurabiliyor. Ayrıca çok hayati bir bilimsel bilgi olarak şunu biliyoruz ki, kanserin tıbbi seyri kişinin psikososyal iyilik hali azaldığında olumsuz, arttığında olumlu değişimler gösteriyor. Kişiler çok üzüldükleri için kanser olmuyorlar ama kanser hastalarının psikososyal işlevsellikleri tedavinin başarısına belirgin katkılar yapıyor.

S.K.: Aynı zamanda kanser hastaları ile onları güçlendiren etkenler üstüne derinlemesine bir çalışma yaptınız. Araştırma sonuçlarınıza göre, nedir hastaları güçsüzleştiren ve güçlendiren en önemli unsurlar?

T.T.: Kanser deneyimi yaşamış (lenfoma, akciğer, beyin, deri, meme ve kan kanserleri) ve tedavisi (cerrahi müdahale, kemoterapi ve radyoterapi) tamamlanmış kişilerin yaşadıkları değişimleri resmetmeyi, onları kanserle başederken güçlendiren ve güçsüzleştiren psikososyal dinamikleri ayrı ayrı ortaya çıkartmayı hedefledik. Yaşları 18-29 arasında değişen 20 gençle derinlemesine görüşmeler yaptık. Kansere ilişkin ruhsal dinamikleri, hastalığın anlam ve çağrışımlarını, aile, arkadaşlar, yakınlar ve tedavi ekibini içeren çevresel unsurlarla olan etkileşimi ve gencin kullandığı başetme stratejilerini gözden geçirdik.

Araştırmada, kanser tanısının ardından hastalığa uyum sürecine giden yolda hastalar tarafından bir takım ortak aşamaların kaydedildiğini gördük. Birinci aşama, kriz aşamasıydı. Gençler, kişisel kapasitelerinin, bazı fiziksel işlevlerinin ve yaşam kalitelerinin kaybıyla yüzleşmişlerdi. İkinci aşamada, psikolojik baskılar ve duygusal karmaşa ile yüz yüze gelmişlerdi. Fakat sonraki aşama bazı değişimlere işaret ediyordu. Yaşam tarzında, gündelik aktivitelerde, beslenme alışkanlıklarında ve nihayetinde hastalığa ve bir bütün olarak yaşama bakışta köklü değişiklikler yaşanmıştı. Kanser kişiyi hızla olgunlaştıran ve dinginleştiren bir etki yapmıştı. Bu değişimler, bir uyum sürecinin başladığına işaret ediyordu. Son aşamada gençler değişen yaşamlarını, sürekli korudukları umutları, iyileşmeye olan inançları, tinsel bağlılıkları ve pratikleri ile kontrol altında tutma çabasına girdiler. Gençlerin aile üyeleriyle etkileşimleri, akrabaları, arkadaşları ve diğer kanser hastalarının oluşturduğu yakın çevre unsurlarıyla ilişkileri önemli sosyal destek araçları olarak onları destekledi. Zira Türkiye’nin toplumsal yapısına uygun olarak, gençlerin kanser sürecini ailece deneyimlediklerini gözledik. Adeta birlikte kanser olunmuş, birlikte iyileşme çabası sergileniyordu. Kişinin sosyal çevresine hastalıkla birlikte birçok sağlık profesyoneli dâhil olmuştu. Yeni tanıştığı bu kişilerle, kendisiyle kurulan iletişim dili ve üslubu bağlamında etkileşimin doğası, hastalık, tedavi, beslenme ve diyet konularında bilgilendirilmesinin yanı sıra tedavi kararlarına katılımla gelişen kontrol hissi gencin güçlenmesinin önemli belirleyicileri oldu. Ayrıca, kanserin toplumsal bir damga olarak yansıması gençlerin tümünün üzerinde sarsıcı bir psikolojik sıkıntı yaratmıştı. Bu baskıdan daha çok yaşamını kırda sürdüren hastaların zarar gördüğünü gözlemledik. Kanser eşittir ölüm algısıyla şekillenen kansere ilişkin bilgi ve bilinç eksikliği hastalarımızı sürekli yalnızlaştırma tehdidi yaratmıştı.

S. K.: Sanırım bu çalışmanızın bulgularına dayanarak kanser hastaları için onları güçlendirmeye yönelik bir sosyal hizmet müdahale programı geliştirdiniz. Bu programın içeriğinden biraz bahseder misiniz?

T.T.: Elde ettiğimiz sonuçlar bizi beş boyutlu bir resimle karşılaştırdı. Bu resim, gencin hastalık sürecinde yaşadığı değişimleri gösterirken, kanserle nasıl başedileceğine de işaret ediyordu. Genç kanser hastalarını güçlendiren boyutları, olumlu bilişsel değişim, inancı artırma ve koruma, etkileşimi artırma, bilgi-beceri kazanma ve kontrol hissinin artması boyutları olarak belirledik. Onkolojik tedavi ekibi içinde yer alan sosyal hizmet uzmanlarının bu boyutları dikkate alarak hastalarıyla çalışmaları gerekiyor.

Kanser deneyimi yaşayan bir kişi için güçlenmenin ilk boyutunun öncelikle olumlu bilişsel değişim olduğunu belirledik. Hastalar, içinde bulundukları koşulları ve nihayetinde hastalık gerçeğini kabullenmiş, kendilerine, çevrelerine, tedavi ekibine güven geliştirmiş ve hastalığa atfettikleri anlamda bir değişim yaşamışlardır.

Kanser hastasını güçlendiren ikinci boyutun, inancı artırma ve koruma olduğunu gördük. Kişilerin, hastalığın yarattığı yaşamsal meydan okuma karşısında başlangıçta sarsıldığını, belirsizlikle pekişen yoğun kaygılar yaşadığını gördük. Sonrasında kendi güç kaynaklarını keşfetmeye başlayan hastaların yaşamlarını yeniden anlamlandırması, tinsel bağlarını kuvvetlendirip pratiklerine yönelmesi, umudunu ve iyileşmeye olan inançlarını korumaları, hastalıkla başetmeye devam ederek daha rahat ve güçlü hissetmelerini sağlıyor.

Üçüncü boyutu etkileşimi artırma olarak saptadık. Burada, aile üyeleri, yakın çevre unsurları ve tedavi ekibi ile kurulan olumlu etkileşimin hastaların içinde bulundukları duruma duyarlı bir çerçevede biçimlenmiş olmasının hayati önem taşıdığını görüyoruz.

Dördüncü boyutu bilgi-beceri kazanma olarak tanımladık. Hastanın, kanser ve uygulanan tedavi yöntemleri hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olması, hastalığın doğasına göre şekillenen beslenme ve diyet konularında beceri edinmesi başetme kapasitesini artırıyor.

Son olarak kanser hastasını güçlendiren beşinci boyutun ise kontrol hissinin artması olduğunu gördük. Kontrol, hastanın tedavi seçeneklerine ve kararlarına belirli ölçüde de olsa katıldığını hissetmesi ile hayata geçiyor. Kişinin hastalığını kabullenmesi, gerek hastalığını gerekse bir bütün olarak yaşamını olumlu yönde yorumlayıp yeniden anlamlandırması da hastalık sürecini kontrol edebildiği düşüncesini pekiştiriyor.

Çalışmamızda görünür olan beş boyutun işleyişiyle kanser hastalığıyla baş eden kişilerin güçlenerek hastalık sürecini “sağlıklı” deneyimleme olanağına kavuştuklarını söyleyebiliriz. Sosyal hizmet uzmanlarının ve tedavi ekibinin ilgili diğer üyelerinin hastayı güçlendirmek için şunları dikkate alması gerekiyor: Hastanın, hastalığa olumlu anlamlar yüklemesi, hastalık gerçeğini kabullenmesi, kendisine, çevresine ve tedavi ekibine güven geliştirmesi, yaşamını yeniden anlamlandırması ve yeni amaçlar belirlemesi, tinsel bağlarını kuvvetlendirip pratiklerine yönelmesi, umudunu koruması, sosyal çevresinde yer alan kişilerle etkileşimini artırması, hastalık ve tedavi yöntemleri, beslenme ve diyet konularında istediği ölçüde bilgi edinmesi ve tedavi seçeneklerine ve kararlarında görüşünün alınması.

Bir de şu vurgulamak isterim ki, güç ve yetki ilişkilerinin egemen olduğu Türk toplumunda, kanser bağlamında, ilişkilerin hasta merkezli olarak yeniden kurgulanması gerekiyor. Ancak kanser deneyimi yaşayan genci önceleyen, genel-geçer söylemler yerine onun biricikliğini ve özgünlüğünü fark eden bir anlayış olumsuz toplumsal metaforların etkisini azaltabilir. Zira hastalara kanserin kendisinden çok kansere ilişkin söylemler asıl zararı veriyor.

S. K.: Programı uygulama imkanınız oldu mu?

T. T.: Elbette. Sosyal hizmet uzmanlarımız çeşitli hastanelerde bu ölçütlere başvuruyorlar. Hastaları güçlendirme amaçlı klinik sosyal hizmet uygulamalarında hastanın psikososyal işlevselliğini değerlendirirken saptadığımız beş boyutlu ölçütü göz önünde bulunduruyorlar.

 

Detaylar için kaynaklar

Tuncay, T ve Işıkhan, V. (2010). “Psychological Symptoms, Illness-Related Concerns and Characteristics of Relatives of Turkish Patients with Cancer”, Asian Pacific Journal of Cancer Prevention, 11(6), 1-9.

Tuncay, T. (2010). “Kanserle Başetmede Destek Grupları (Support Groups in Coping with Cancer)”. Toplum ve Sosyal Hizmet, 21(1), 59-71.

Tuncay, T. (2009). “Genç Kanser Hastalarının Hastalık Anlatılarının Güçlendirme Yaklaşımı Temelinde Analizi (Analysis of the Illness Narratives of the Young Cancer Patients on the Basis of Empowerment Approach)”. Toplum ve Sosyal Hizmet, 20(2), 69-88.

Tuncay, T. (2007). “Kronik Hastalıklarla Başetmede Tinsellik (Spirituality in Coping with Chronic Illnesses)”, Sağlık ve Toplum, 17(2), 13-20.

 

Tarık Tuncay

Dr. Tarık Tuncay, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerine sahiptir. Halen aynı bölümde öğretim görevlisi olarak lisans ve lisans üstü düzeyde dersler okutuyor, araştırmalar yapıyor ve bölüm başkan yardımcılığını yürütüyor. Aynı zamanda sosyal hizmet alanında süpervizyon ve uygulama çalışmalarına devam ediyor. Araştırma alanları arasında onkolojik sosyal hizmet, psikososyal sağlık, sosyal hizmet uzmanlarının ihtiyaçları, sosyal hizmet eğitimi ve afetlerde sosyal hizmet sayılabilir. Tuncay’ın çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını bulunuyor.

RelatedPost